GÖRÜŞ / OPINION


“Yeşil Mutabakat, Türkiye’nin yeni inovasyon gündemidir.”

“The Green Deal is Turkey’s new innovation agenda.”

PROF. DR. GÜVEN SAK

TEPAV Global Washington CEO’su ve TOBB ETÜ Uluslararası Girişimcilik Bölümü Öğretim Üyesi

CEO of TEPAV Global, Washington and Lecturer at TOBB University of Economics and Technology, Department of International Entrepreneurship

Bir zamanlar Avrupa Birliği’nin (AB) dönüştürücü gücünün kaynağı, genişleme süreciydi. Genişleme süreci içinde AB mevzuatını kabul eden aday ülke süreç içinde dönüşür ve değişirdi. Özellikle Türkiye söz konusu olduğunda, artık, işler böyle değil.

Türkiye söz konusu olduğunda, ilerleme süreci epeydir ilerlemiyor. Yola birlikte çıktıklarımız çoktan AB üyesi oldu ama bu arada Türkiye de değişti. Nasıl? AB ile aramızdaki Gümrük Birliği düzenlemesi sayesinde.

Hatırlayın, Gümrük Birliği 1996 yılında yürürlüğe girdi. Yalnızca sanayi ürünlerini kapsıyordu. 1995 yılında Türkiye’nin AB ülkelerine ihracatı ile ithalatına baktığınızda, ithalat 17, ihracat ise 11,9 milyar dolardı. AB ülkelerinden daha çok otomobil ve makine-teçhizat alıp, onlara tekstil-giyim ürünleri ile tarım ürünleri satıyorduk.

Ama Gümrük Birliği düzenlemesi sonrası bugün AB ülkeleri ile ilişkilerimizde ithalatımız 73,6 milyar, ihracatımız ise 79,6 milyar dolara ulaştı. Artık dış ticaret fazlası veriyoruz. AB ülkelerine artık otomobil ve makine-teçhizat satabiliyoruz. Gümrük Birliği sayesinde orta teknolojili bir sanayi ülkesine dönüştük.

AB’nin dönüştürücü gücünün kaynağı artık Yeşil Mutabakat. Öncelikle Yeşil Mutabakat’ın içerdiği ikiz dönüşüm gündemi, aynı genişleme süreci gibi, ilgili ülkenin AB ile ortak bir gelecek tasavvuruna imkân sağlıyor. Hâlbuki Türkiye için bakıldığında, 2016’da bir nevi pozitif gündem olarak gündeme getirilen mülteci meselesi böyle değildi. Son derece sığ bir al-ver konusuydu. Türkiye açısından bakıldığında, Gümrük Birliği modernizasyonu artık esasen Yeşil Mutabakat’a intibak anlamına geliyor. Bu iyi.

Yeşil Mutabakat aslında güçlü bir sanayi politikası çerçevesi, teknolojik değişim ve inovasyon gündemi anlamına geliyor. Neden? Şirketlerin Yeşil Mutabakat’ın gerektirdiği dönüşüme intibak edebilmek için teknolojiye dayalı yeniliklere odaklanması gerekiyor. Yeni teknolojilere dayalı ürün bazlı inovasyonlar artık son derece önemli.

Sektörel değil, bölgesel hiç değil, yalnızca teknoloji odaklı da değil; yeni teknolojilere dayalı olarak bir ürün geliştirilecek ve işe yarayacak ürünleri ticarileştirebilecek şirketlerin desteklenmesi önem taşıyor. AB’nin Horizon 2021-2027 projelerine de benzer bir biçimde bakmak gerekiyor artık. Amaç, yanında şirket olmadan üniversitelerde araştırma yapmak değil; eninde sonunda ticarileştirme ve ürün odaklılık olmalı.

COVID-19 çağında, Alman BioNTech firmasının geliştirdiği mRNA aşısı tam da bu özelliklere sahip bir inovasyon aslında. Yeni teknolojiye (mRNA) dayalı bir ürün (COVID-19 aşısı) ve hızlı bir ticarileştirme süreci... Bu aralar, pek çok girişim (Start-up) aynı teknolojiye dayalı olarak başka dertlere çare bulmaya çalışıyor. Zaten BioNTech de aslında belli kanser türlerine karşı mRNA teknolojisi ile bir çözüm geliştirmeye çalışırken, virüs ortalığı sarınca, esnek bir biçimde yeni alandaki probleme çözüm getirmeye odaklanmış ve başarılı bir ürün geliştirmiş. Yeni teknolojiye dayalı girişimlerin esnekliğine örnek aslında.

“Karbon emisyonlarını artırmadan büyümeyi ivmelendirmek esasen mümkün. İşte bu alan, yeni teknolojilere dayalı inovasyon sürecinin yeni odağı aslında.”

Peki, Yeşil Mutabakat söz konusu olduğunda bu süreç nasıl işleyecek? Doğrusu, ben iklim değişikliği gündemine dayalı olarak, beş noktada inovasyonlara bağlı olarak çözümler geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Öncelikle bütün şirketler için enerji dönüşümü önemli. Burada kömürden çıkarken yerine ne kullanılacağı önemli. Türkiye’nin AB’ye hidrojen ihraç edebilmesi ve bunu mevcut doğal gaz boru hatlarının içine basabilmesi için bir dizi inovatif adıma ihtiyaç duyulabilir. Hidrojen ekonomisi başlı başına büyük bir konu aslında.

İkinci olarak, şirketlerin daha önce kullanılmış girdileri, döngüsel ekonomi çerçevesinde yeniden nasıl kullanabileceğine ilişkin adımlar da atmak mümkün. Bu aynı zamanda, mevcut organize sanayi bölgelerinde, birbirinin atığını kullanabilen firmaların yerleştirilmesine özen gösterilmesini de gündeme getiriyor elbette. Organize sanayi bölgeleri için bir nevi alışveriş merkezi yönetimi anlayışı gibi. Döngüsel ekonomi, belediyelerin inşaat ve yıkıntı atıkları konusunda daha aktif bir rol üstlenmesini de getirecek.

Üçüncü olarak, üretim sürecinin yeni teknolojilerle elden geçirilmesini düşünmek gerekiyor. Bu çerçevede, aynı mRNA aşılarındakine benzer adımların yanı sıra, daha evvel üretim sürecinde kimyasalları karıştırarak yapılan işlemlerin biyoteknoloji vasıtasıyla canlı organizmaların salgıladığı enzimlerle yapılması da gündeme geliyor elbette. Bu alanda inovasyon sürecine, girişimlere üretim sürecinin aşamalarını azaltmak için önemli bir rol düşüyor. Çimentoya grafen eklemeyi de herhalde bu süreçte düşünmek gerekiyor.

Dördüncü olarak, üretim süreci sonunda ortaya çıkan karbonu atmosfere salmayıp bir yerde depolamaya imkân sağlayan karbon yakalama teknolojileri var. İnovasyon sürecine burada da önemli bir görev düşüyor doğrusu.

Beşinci olarak ise tamamen yeni ürünleri tüketiciye sunma konusu var elbette. Elektrikli vasıta, bunların en belirgin örneklerinden biri. Bunu hayata geçirmek için atılması gereken adımlar, girişimler için geniş bir alan açıyor. Yalnızca elektrikli vasıta değil elbette. Mesela, laboratuvarlarda yetiştirilecek kültürlenmiş et gibi çözümler de artık daha yoğun olarak kullanılacak. Zaten kullanılıyor bile.

Önemli olan nedir? Karbon bazlı olmayan bir büyümeye imkân veren yeni teknolojileri uzun bir süreden beri zaten biliyoruz. Dolayısıyla karbon emisyonlarını artırmadan büyümeyi ivmelendirmek esasen mümkün. İşte bu alan, yeni teknolojilere dayalı inovasyon sürecinin yeni odağı aslında. Şimdi, buradan çıkacak ürünlere odaklanabiliriz.

There was a time when the wellspring of the European Union’s (EU) transformative power was the enlargement process. Each candidate country that accepted the EU legislation would transform and change. Well, that is no more the case, especially when it comes to Turkey.

As far as Turkey is concerned, there has been no progress for quite a long time. Those countries we were in the same boat with Turkey at the beginning of the journey became members long ago. But Turkey has also changed in the meantime. How? Because of the Customs Union agreement between Turkey and the EU.

Remember, if you will, that the Customs Union agreement that went into effect in 1996 only concerned industrial products. In 1995, Turkey’s exports and imports to EU countries were $17 billion and $11.9 billion respectively. We were buying mainly automobiles and machinery/equipment from EU countries and selling them textiles/clothing and agricultural products.

But since the Customs Union agreement, our imports from EU countries have reached $73.6 billion and our exports, $79.6 billion. Now, we have a foreign trade surplus with the EU, and are in the position of selling automobiles and machinery to EU countries. Thanks to the Customs Union, we have become an industrialized country exporting mid-to-low technology.

The wellspring of the EU’s transformative power is now the Green Deal. To begin with, the Green Deal’s agenda of twin transition, much like the enlargement process, creates an opportunity for the country in question to envisage a shared future with the EU. In contrast, the refugee issue, which was presented as a somewhat positive development in 2016, the Green Deal was not at all like that from Turkey’s point of view. It was more a matter of give and take on a fairly superficial level. So, as far as Turkey is concerned, the modernization of the Customs Union essentially means adaptation to the Green Deal. That is good.

As a matter of fact, the Green Deal stands for a robust framework of industrial policies, technological change and innovation. Why? Because for companies to be able to adapt to the transformation brought on by the Green Deal, they have to focus on tech-based innovations. Product innovation based on new technologies is of great consequence now.

Supporting companies that are able to develop new technology-based products that are not sectoral, regional, or merely tech-focused, and that can commercialize these functional products is crucial. The EU’s Horizon 2021-2027 projects also require a similar perspective. Conducting research at universities without the backing of companies is not the goal here. The ultimate goal is commercialization and product-centeredness.

In the age of COVID-19, the mRNA vaccine developed by the German company BioNTech is an innovation that actually has such qualities. A great number of start-up companies are currently laboring over the same technology to find solutions to other kinds of problems. In fact, BioNTech itself was exploring mRNA technology while trying to find a solution to certain types of cancer when the virus broke out. As it happens, they were flexible enough to focus on this new problem at hand and ended up developing a successful product. Their story can be cited as an example of the flexibility of start-ups based on new technologies.

“It is essentially possible to accelerate growth without increasing carbon emissions. And it is exactly this field that is the new focus of innovations based on new technologies.”

So, when all is said and done, how will it all work out as far as the Green Deal is concerned? Given the climate change agenda, I believe that innovative solutions must be developed in five key areas.

First, energy transition is important for all companies. The question of what will replace coal is very important. For Turkey to be able to export hydrogen to the EU by pumping it through existing gas pipelines, a series of innovative steps might be required. As a matter of fact, the hydrogen economy is a very large subject in itself.

Second, steps may have to be taken towards devising ways for companies to recycle used inputs within the circular economy, which brings into question a rearrangement of existing organized industrial sites to facilitate the adjacent placement of companies that can use each other’s waste. A sort of mall management concept for organized industrial sites, if you like.

Third, production processes may need to be revised in the light of new technologies. In that context, aside from taking steps similar to those used for mRNA vaccines, the future agenda will undoubtedly incorporate efforts to replace the use of chemicals in production processes with biotechnology, which involves enzymes secreted by live organisms. Innovation and start-up companies will have an important role to play in reducing the number of associated phases of production. Adding graphene to cement may need to be considered at this point.

Fourth, we need to develop carbon capture technologies that prevent the release of carbon emitted by production processes into the atmosphere and facilitate its storage instead. Innovation will have a great role to play in this area also.

Fifth, we need to present new products to customers instead of top-down attempts to change their behavior. The Electric Vehicle (EV) is an exemplary case in this regard. The actions required to make the EV a reality opens a wide field of possibilities for start-ups. The EV is just one example, of course, there are a lot more. For example, solutions such as edible meat cultures raised in labs will be more prevalent in the future. In fact, they already are.

What matters most? We have long been acquainted with new technologies that enable decarbonized growth. So, we know that it is essentially possible to accelerate growth without increasing carbon emissions. And it is exactly this field that is the new focus of innovations based on new technologies. Now, we can focus on products that will come out of that.

“Türkiye’nin önündeki fırsat ortada: Yeşil Mutabakat, Türkiye’nin yeni sanayi politikasının bel kemiği olacak.”

“Here is an opportunity that stares Turkey right in the face: the Green Deal should become the very backbone of Turkey’s new industrial policy.”

2021 yılında Almanya’nın büyümesinin yüzde 0,5’i tek bir şirketten, BioNTech’ten kaynaklanacak. Katma değerin neredeyse tamamı büyümeye katkı. Girdi deseniz, ortada başka bir girdi yok pek. Düşünmüşler, denemişler ve bulmuşlar. Mühendislik bilgilerini ihtiyaçla bir araya getirmişler. Bilgiye dayalı üretimin doğrudan bir sonucu bu. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, “Yeşil Mutabakat AB’nin büyüme ve istihdamı artırma gündemidir.” dediğinde Aralık 2019’daydık.

Ama daha 2018 yılında Berlin’deki Küresel Biyoekonomi Forumu’nda, Almanya’nın Federal Araştırma Bakanı Anja Karliczek, “ürün odaklı çalışmak üzere biyoekonomiye ayrılan kamu kaynaklarının artırılacağını” açıklamıştı. Demek ki, BioNTech’in mRNA aşısını Almanya’da geliştirmiş olmasının bir nedeni var.

Bu arada, 2020 Forumu’nda da “sanayinin biyolojizasyonu” (Biologization of industry) zaten tartışılıyordu. Bu ne demek? Şirketlerin sonunda biyoteknoloji vasıtasıyla ürünün karbon ayak izini küçültmesini sağlayacak bir sanayi politikası çerçevesi. Demek ki, öncelikle ortada kamunun bir takım hedefleri ve yol göstermesi olmalı, sonuç alabilmek açısından bakıldığında.

Ondan sonra ise, öncelikle ürün geliştirme sürecinin disiplinlerarası bir faaliyet olduğunun ve amacının bir küresel sorunu çözmek olduğunun bilincine varmak geliyor. Ben, bu nedenle artık inkübasyonu “laboratuvarları olan düşünce kuruluşu” (Think tanks with labs) faaliyeti olarak görme eğilimindeyim. Bu durumun ardına vardığımızda, Türkiye’de yeni teknolojilere dayalı girişimler daha fazla değer üretmeye başlayacaklar. Aynı Getir, Trendyol ve HepsiBurada gibi ihtiyacı cevaplayarak değer üreten pek çok yeni firmamız olacak. Zaman uygun.

Türkiye’nin önündeki fırsat ortada: Yeşil Mutabakat, Türkiye’nin yeni sanayi politikasının bel kemiği olacak. Yeşil Mutabakat’ın gerektirdiği ikiz dönüşüme odaklanan bir Gümrük Birliği modernizasyonu süreci Türkiye’nin önünü açacak ve güçlü bir inovasyon sürecini tetikleyecek.

Bugünlerde makro birçok gelişmenin ne olduğunu tam olarak anlayamıyoruz. Neden? Bana, bu virüs dönemini tek bir kelimeyle nasıl nitelersin diye sorsanız, İngilizce “uneven” kelimesini seçerdim. Eşitsiz gelişme ve eşitsiz intibak dönemi bu dönem. Büyüme tüm sektörlerde aynı değil. İstihdam performansı keza, enflasyon bile öyle. Bu dönemin mikro intibaklarının sonucu bu.

Tam da bu nedenle merkez bankalarının Davos’u olan Jackson Hole Konferansı’nın bu yılki konu başlığı ve tebliğleri de manidar: “Eşitsiz Ekonomide Makroekonomik Politikalar” (Macroeconomic Policy in an Uneven Economy). Şimdi şunu da göreceğiz, virüs sonrası toparlanma ve Yeşil Mutabakat’ın getireceği ortam da eşitsiz ve asimetrik etkilerle yüklü olacak. Mikro düzeyde intibakın makro sonuçları böyle oluyor sanırım. Asimetrik.

Ben yine de bunun Türkiye için bir büyük fırsat olduğunu düşünüyorum. Fırsat ortadadır...

Ankara, 11 Eylül 2021

In 2021, 0.5% of Germany’s growth will be contributed by one company, BioNTech. Nearly all of the company's added value is contribution towards growth. With respect to their inputs, there isn’t much to talk about. They thought, experimented, and discovered. They used their engineering know-how to respond to a need. This is the direct result of knowledge-based production.

It was December 2019 when President of the European Commission Ursula von der Leyen stated that “the Green Deal is the EU’s new vision and roadmap for boosting growth and employment.”

However, in 2018, at the Global Bioeconomy Summit in Berlin, Germany’s Federal Minister of Education and Research Anja Karliczek had announced that there would be “an increase of public resources allocated for the bioeconomy to be used in product-centered work”. So that seems to explain why BioNTech developed its mRNA vaccine in Germany.

Incidentally, at the 2020 Summit, the “biologization of industry” was already a topic of discussion. What does that mean? It is an industrial policy framework that will enable companies to reduce the carbon footprint of a product via biotechnological means. It all goes to show that in order to get results, firstly the state must have some goals and provide some guidance. Then what’s required is the awareness that the product development process is an interdisciplinary activity, and its objective is to create a solution for a global problem. That’s why I now tend to regard incubation as an activity of think tanks with labs. When that finally registers, new tech startups will begin to create more value in Turkey. Just like our very own online shopping sites Getir, Trendyol and HepsiBurada, we will have a multitude of companies that respond to needs and create value.

Here is an opportunity that stares Turkey right in the face: the Green Deal should become the very backbone of Turkey’s new industrial policy. The modernization of the Customs Union centering on the twin transition required by the Green Deal will clear the path for Turkey and trigger a robust innovation process.

We hardly understand the exact nature of many macro developments these days. Why not? If you asked me to describe in one word these virus-dominated times, I would say “uneven”. This is a time of uneven development and uneven adaptation. We are not seeing the same rate of growth across all sectors. It also applies to employment performance and even inflation. It is the result of micro-adaptations which are typical of these times.

This is exactly why the theme and communication of the Jackson Hole Conference – which may be aptly described as the Davos of central banks – are rather meaningful: “Macroeconomic Policy in an Uneven Economy.” We have yet to see the post-virus recuperation period and the climate accompanying the Green Deal. No doubt, those times will also be uneven and charged with asymmetrical influences. And so must be the macro results of micro-adaptations, I suppose. Asymmetrical.

Still, I believe this to be a great opportunity for Turkey, staring us right in the face...

Ankara, September 11, 2021

Güven Sak hakkında

Güven Sak lisans eğitimini Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) İktisat bölümünde, yüksek lisans eğitimini ise University of East Anglia’da yaptı. İktisat doktorasını ODTÜ’de tamamladı. Sermaye Piyasası Kurulu Baş Araştırmacısı, Merkez Bankası Para Politikası Kurulu Üyesi ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2003 yılında profesör oldu. 2006 yılında Ankara Üniversitesi’nden ayrılarak TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’ne (TOBB ETÜ) geçti.

2004 yılında Türkiye’nin ilk ve halen tek ekonomi politikaları düşünce kuruluşu olan Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) kurucu direktörü oldu. Dünya gazetesi ve Hürriyet Daily News’ta köşe yazıları yazan Güven Sak, TOBB ETÜ Uluslararası Girişimcilik Bölümü’nün öğretim üyesi ve TEPAV Global, Washington’un CEO’sudur.

About Güven Sak

Güven Sak holds a Ph.D. degree in Economics from the Middle East Technical University and M.A. degree from University of East Anglia. He worked as a senior researcher at the Capital Markets Board of Turkey, as a faculty member of the Department of Public Finance at the Faculty of Political Sciences, Ankara University and as an external founding member of the Monetary Policy Council of the Central Bank of Turkey. He became Professor of Public Economics in 2003. In 2006, he was transferred to the newly established TOBB University of Economics and Technology.

He was the founding Managing Director of the Economic Policy Research Foundation of Turkey (TEPAV) in 2004 which is the first and only economic policy think tank in Turkey. Güven Sak writes on economic issues for Dünya, and Hürriyet Daily News. He is currently the President/CEO of TEPAV Global, Washington, DC, USA.